Nietzsche(1844-25.8.1900) yasami bakimindan 19. Yüzyila, felsefesi ve yol açtigi etkiler bakimindan ise hem 20. yüzyila hem de gelecege aittir. ‘Gelecek’ kavrami ve ‘insanin gelecegi’ sorunu, onun üzerinde en çok durdugu sorunlarin basinda gelir. Nietzsche, çok yönlü bir insandir: filolog, yazar, filozoftur. Ama ayni zamanda sairdir. Hemen hemen bütün eserlerinde düsünsel yön ile edebi/sanatsal yönlerin iç içe geçmis oldugunu saptayabiliriz. Nietzsche’de felsefi ve estetik ögeler sürekli birlikte, birbirini gerektiren bir biçimde bulunur. Yani felsefe ile siir arasindaki iliski, onun insan anlayisiyla bagintilidir. Nietzsche insani, yasama eylemleri içinde gerçeklesecek, ortaya çikacak bir yetkin varlik (bütünlük) olarak düsündügü için, bu bütünlügün gerek olusmasinda gerekse kavranilmasinda hem akilsal (felsefi) hem de coskusal (estetik) boyutlar ayrilmaz biçimde birbirine baglidir.
Insan ve kültürle ilgili problemler baslica ilgi konusunu olusturdugu için, onu bir kültür filozofu olarak görebiliriz. Bir kültür filozofu olarak Nietzsche, tüm yasami boyunca, bir insan ve kültür felsefesi olusturmustur. (Bu felsefe ugrasinda özellikle nihilizm problemiyle bir hesaplasma ve yine bununla bagintili olarak üstinsan kavrami ve düsüncesinin islenmesi söz konusudur.) Onun felsefesi ayni zamanda bir kültür elestirisi olma özelligini tasimistir. Nietzsche'nin Avrupa kültürünün en güçlü elestiricilerinden biri sayilmasi da, hakli nedenlere dayanmaktadir. Çünkü onun kadar kendisiyle, toplumuyla, tarihiyle ve kültürüyle cesur bir sekilde hesaplasmayi deneyen kimse pek olmamistir. Avrupa kültürü ve felsefesinin karsimiza çikan en önemli sorunlarindan biri ve belki de baslicasi olan nihilizmden kurtulmak için, aslinda ona neden olan seylere sarilma egiliminin agir basmasi da, insanlarin, gerçek anlamda nihilizmle hesaplasmayi göze alamadiklarinin göstergesidir.
Nietzsche’nin adiyla birlikte çogu insanin aklina ilk gelen baslica bazi kavram ve deyimler mevcuttur: “iyinin ve kötünün ötesi”, “degerlerin yeniden degerlendirilmesi”, “tanrinin ölümü”, “üstinsan”, “güç istemi” vb. Gerçekten de bu ve benzeri kavramlar/sözcükler Nietzsche’nin tüm yapitlarinda sikça yer alirlar. Ancak insanlarin belleginde iz biraktigi anlasilan bu kavramlarin her zaman dogru biçimde ya da filozofun öngördügü biçimde anlasilmis oldugunu söylemek de mümkün görünmemektedir. Yani Nietzsche’nin yanlis anlasilmasi da söz konusudur. Özellikle “üstinsan” anlayisinin çarpitilmasi, fasist bir ideolojiye malzeme yapilmasi söz konusudur. Üstinsanin ortaya çikmasini bekleyen Nietzsche, nasyonal sosyalizmin yol açtigi soykirimdan degilse de, felsefi yanilgilarindan bir ölçüde sorumlu tutulabilir.
Nietzsche’nin Felsefe Anlayisi
Bazi filozoflar nüfuzlarini korumak amaciyla bilimin arkasina saklanirlar. Nietzsche ise, felsefenin bilim yapilmasina karsidir. Ona göre, asil felsefe problemi: hala filozoflar var mi? olabilir mi? sorusudur. Çünkü filozof bir birey olarak, bir yaratici olarak varolabilir. Nietzsche’ye göre, filozoflarin tarih duygusundan yoksun olmalari, bu ezeli hatalari, onlari öncesiz-sonrasiz olgulari ve mutlak hakikatleri aramaya yöneltmektedir. Felsefenin gerçek karakterini Nietzsche söyle tanimlar: felsefe ancak kendine özgü bir tasarima göre dünyayi yaratabilir. Felsefenin gerçek karakterinin anlasilmasi sonucunda, öncesiz-sonrasiz degerler veya hakikatlere olan inancin yikilmasi da söz konusudur. Buna bagli olarak kavramlar ve tin alanina ait olan hersey, olus içinde görülmeye baslanir. Bu konuda Nietzsche sunlari söyler: "sözde sorunlar üstüne düsünmedim, -harcamadim kendimi. (..) “Tanri" “ruhun ölmezligi”, “kurtulus”, “öte dünya”, daha çocukken bile ne dikkatimi, ne de vaktimi verdigim kavramlar hepsi, -belki de bunlar için yeterince çocuksu olmadim hiç.”
Nietzsche’nin yasama tarzi ile düsünme ve felsefe yapma tarzi birbirine baglidir. O, filozofun felsefesine göre, yani ona uygun biçimde yasamasini savunur. Bu nedenle, ifade ettigi felsefe yapma tarzi açisindan da “çagina aykiri” bir filozof konumundadir: “Baski yapilan, zorlanan ve distan tek biçimliligi olan bir dünyada, felsefe, tek basina, yalniz dolasanin bilgince bir monologu, tek tek kisilerin avda rasgele ele geçirdikleri av hayvanlari, akademik yaslilarla gençler arasinda geçen kapali kapilar ardindaki oda gizleri ya da zararsiz gevezelikler olarak kalir. Kimse felsefe yasasini kendinde gerçeklestirmeye cesaret edemiyor, onu yasaminda uygulamayi göze alamiyor, kimse filozofça yasamiyor, antik insani, bir kez Stoa’ya baglilik sözü verdikten sonra, nerede olursa olsun, neyle ugrasirsa ugrassin, onu bir Stoa’li olarak davranmaya zorlayan o yalin erkek bagliligi ile yasamiyor. Bütün modern felsefe yapmalar, politika ve polisçe islerle sinirli yönetimler, kiliseler, akademiler, insanlarin töreleri ve korkakliklari araciligiyla bilgince bir görünüse bürünmüslerdir: bu felsefe boyuna iç çekisle “olsaydi” fisiltisinda ya da “bir zamanlar” bilgisinde kalir. (...) Gerçekten filozofça düsünülüyor, yaziliyor, yayimlaniyor, konusuluyor, ögretiliyor –bu kadariyla az çok her seye izin verilmistir, ancak eylemde, davranislarda, adina yasama denilen seyde durum degisir: orada her zaman ancak tek bir seye izin verilmistir ve tüm baska seyler de yalnizca olanaksizdir: tarih egitimi, kültürü bunu böyle istiyor. Iste o zaman insan, “acaba bunlar da insan midirlar, yoksa belki de yalnizca düsünme, yazma ve konusma makineleri midirler?” diye kendi kendine soruyor.”
Nietzsche, daha çok “aforizmalar” tarzinda yazan bir filozoftur. Onun için sistemcilik ve “izmler” dar görüslülük anlamina gelir. Ona göre, yarinin filozoflari denemelerin adami olanlardir. Çünkü her felsefi düsünme yeni bir deneme demektir. Nietzsche’yle birlikte yeni bir felsefecinin ve felsefe yapma biçiminin ortaya çiktigini söyleyebiliriz.
Nietzsche’nin geçmis felsefenin tarihçisi olarak tavri ile filozof olarak yarattigi felsefedeki tavri örtüsür. Her iki açidan da göz önünde tuttugu, “üstinsan” kavramidir. Bu da onun insani, felsefesinin arka planindan öte, temelinde yer alan bir varlik olarak gördügünü ifade eder. Kendini “ilk trajik filozof” olarak görmekle birlikte, felsefenin geçmisinde kendilerinden esinledigi kisileri/kisilikleri de anar: “Bir tek Herakleitos üzerinde kuskum var; zaten onun yakininda kendimi her yerden daha sicak, daha rahat duymusumdur hep. Yok olusun, yok edisin olumlanmasi ki, Dionysosça bir felsefenin can alici noktasidir, -karsitliklara, savasa ve “varlik” kavramini kökünden yadsiyarak –olusa evet deyis.”
Iyinin ve Kötünün Ötesi ya da Degerlerin Yeniden Degerlendirilmesi
Nietzsche, tüm insanligi yasadigi bir yanilgidan uyandirmak, o güne kadar deger olarak taninan/bilinen seylerin hiç de öyle olmadigiri göstermek ister. Geri kalan insanlikla onun arasindaki siniri çizen, ona ayri bir yer veren sey, “Hiristiyan ahlakini bulmus” olmasidir: “Hayatin en basta gelen içgüdülerini küçümsemeyi ögretmeleri; bedeni haklamak için bir “ruh” , bir “tin” uydurmalari; hayatin temel kosulunu, cinselligi ayip bir sey olarak duymayi ögretmeleri; (...) Surasi kesin ki, ona (insanliga) yalniz decadence degerleri en yüksek degerler olarak ögretildi. (...) Bu ölçüde yanilmak, hem de kisi olarak, ulus olarak degil, insanlik olarak. Simdiye dek ögretilen biricik ahlak, derinden derine yadsir hayati.” Bu nedenle, ahlakin kendisini decadence/çöküs belirtisi olarak almak, çok önemli ve benzersiz bir yeniliktir. Nietzsche, ilk kez kendisinin bu gerçek karsitligi gördügünü söyler: “Bir yanda, hayata karsi alttan alta öç güden o yozlasmis içgüdü (örnekleri Hiristiyanlik, Schopenhauer felsefesi, bir anlamda daha o zamandan Platon felsefesi, idealizmin bütünü); öbür yanda doluluktan, dolup tasmaktan dogmus en yüksek bir olumlama ilkesi, sinirlama bilmeyen bir evet deyis, acinin kendisine, varligin sorunsal ve yabanci nesi varsa hepsine.”
Felsefe tarihine baktigimizda, Antik Yunanda degerler probleminin, bir erdem ve ahlak problemi olarak anlasildigini saptayabiliriz. Nietzsche de, Sokrates’ten beri Avrupa tarihinde ortak belirtinin, diger bütün degerleri ahlaki degerlerin boyunduruguna sokma denemesi oldugunu söyler. Ona göre Sokrates’in düsüncelerinde temelini bulan Bati dünyasinin bu ahlak görüsü, insan hayatina ve insan dogasina aykiri bir degerler görüsü durumundadir. Bu nedenle Nietzsche, degerler ve degerlendirme problemini, ahlakin bir problemi olarak degil, insanin bütün etkinlikleriyle ilgili bir problem olarak görür ve bu bakimdan da bizzat ahlakin kendisini “problematik” olarak anlar. Baska bir deyisle degerlendirme sorunu, ahlakin bir sorunu degil, antropolojinin bir sorunu olarak anlasilmalidir.
Insani kurtarmaya çalisan Nietzsche, onu anlam ve degerlerin yaraticisi olarak görür. Ama bu bir hümanizm degildir. Çünkü hümanizm, soyut ve genel bir insan sevgisinin ifadesi oldugu için, Nietzsche’nin felsefi temelleriyle/ilkeleriyle uygun düsen bir sey degildir. Burada sunu özellikle belirtmek gerekir ki, Nietzsche’nin asil basarisi ve özgünlügü, yüzyillar boyunca, insan-üstü güçlerde/ilkelerde aranan hayatin ve dünyanin anlamini, insanin kendi anlam verme gücünde bulunabilecegini göstermis olmasidir.
Nietzsche’nin yeniden degerlendirmek istedigi bir sey de, çaginin “modern toplum”u, baska bir deyisle çaginin kültür anlayisidir. Insanlarin seviyesinin yükselmesi: bu, onun insanlara koydugu “erek”tir. Çünkü insan topluluklari degil, insan söz konusu oldugunda, kültür, insanin ve en basta onu ayakta tutan yaratici kisilerin seviyesi anlamina gelir. Bu nedenle, Nietzsche’nin insan anlayisina ve “üstinsan” kavramina deginmek yerinde olur. Çünkü degerleri yeniden degerlendiren, eski degerlerin yerine yenilerini ortaya koyacak olan, yaratici insanlardan baskasi degildir.
Nietzsche’nin Insan Anlayisi ve Üstinsan Kavrami
Onun insan anlayisinin simgesi durumundaki “Üstinsan”(Zerdüst) kavrami birçok tartismanin merkezinde yer almistir. Çünkü Nietzsche yalnizca kendinden önceki insan anlayislarini elestirip asmaktan çok, “insani insan olarak asmak” istemini ifade eder: “Nasil katlanirdim insan olmaya, ayni zamanda ozan, bilici, rastlantinin kurtaricisi olmasaydi insan?(...) Zerdüst baska bir yerde de, olabildigince kati yüreklilikle, kendisi için “insan” ne olabilir, bunu anlatiyor, -bir sevgi, hele acima konusu degil hiç, -insandan o büyük tiksinmeyi de yenmistir. Zerdüst: Onun gözünde insan biçimlenmemis özdektir, yontucusunu bekleyen çirkin bir tastir.”
Nietzsche’nin ortaya koydugu felsefi perspektifte, insana, gerçekligi degerlendirmesi açisindan bakilmaktadir. Yani insanin dogayla iliskilerinde degil, insanlararasi iliskilerinde kavranilmasi söz konusudur. Nietzsche’ye göre insanlar, gerçekligi görebilme ya da görememeleri ve bundan ötürü de gerçekligi baska tarzlarda degerlendirmeleri bakimindan üç tipe ayrilmaktadirlar: sürü insani, özgür insan ve trajik insan ya da üstinsan. Nietzsche’nin sürü, kalabalik, yigin, halk, bilge olmayan, iyi insan, zayif insan ve buna benzer adlar verdigi insan tipi, geçerlikte olan ahlak içinde yasamini devam ettiren insandir. Bu insan tipi, kendi gözleriyle görmedigi gerçekligi söz konusu ahlakin deger yargilarina göre degerlendirir ve ayni zamanda kendini ve kendine benzeyenleri ayakta tutan bir degerlendirme tarzini, çevresinin ve çaginin ahlaki haline getirir. Sürü insani ahlakli insandir. Nietzsche, sürüden “yigin”i degil, aralarinda belli bir ahlakla bagli, o sürünün bir zamanlar ayakta durmasini saglamis bir ahlakla bagli insan birliklerini anlamaktadir. Bunlar arasinda aile birlikleri, cemaatler,devletler, uluslar, kiliseler, partiler ve her türlü gruplasmalar sayilabilir. Bir sürüyü o sürü yapan, onun ahlakindan baska bir sey degildir. Özgür insan ise, ahlakdisi insandir. Içinde yetistigi ve yasadigi sürüden kopmus, kendi yolunu arayan, insanla ilgili seyleri, insanin herseyini kendi gözleriyle görmek isteyen insandir. Ama özgür olma yolunda her kisi, birkaç dönem geçirmek, birkaç basamak inip çikmak zorundadir. Geçerlikte olan ahlakin disina çikaran ilk adim, “büyük kopma”dir. Ahlaki degerlerin ve deger yargilarinin havada kaldiginin farkina varan kisi, “büyük kopma”nin sinirina gelmis demektir. Iste bu noktada insanin karsisina nihilizm sorunu çikmaktadir. Bu temel problem karsisinda ancak “etkin” (aktif) olan kisi, terkettigi degerlerin yerine yeni degerler yaratma/ortaya koyma imkani bulabilir.
Üstinsan yeni basarilar, “yeni degerler” ortaya koyan insandir. Yaratici insan bu yeni basarilariyla, bir yandan ‘geçmisi kurtarir’; ama diger yandan da gelecege, insanin gelecegine yön verir: onun asil islevi budur. Bu konuda Nietzsche sunlari söyler: “Ödevim, insanligin en yüksek anlamda kendine dönecegi, geriye bakacagi, ileriye bakacagi, rastlantinin, rahiplerin boyundurugundan kurtulup, niçin, neden sorularini ilk kez toptan ortaya koyacagi o ani, o büyük ögleyi hazirlamak olan ödevim, su kaninin zorunlu sonucudur: Insanlik dogru yolu bulmamistir kendi basina; yönetilisi hiç de tanrisal degildir; tersine, o yadsiyan, bozucu içgüdüler, decadence içgüdüsü onu bastan çikarmis, hem de en kutsal degerleri arasinda hüküm sürmüstür. Ahlaki degerlerin kaynagi sorusu bu yüzden benim için en basta gelen sorulardan biridir; insanligin gelecegi bunun cevabina baglidir çünkü.”
Yaratici insan yaptigi degerlendirmelerle ölçü veren, “yasalar koyan”, “buyuran” insandir: onun isi budur, yalnizca degerleri saptamak degil. Ama bunu yaparken, ‘bu böyle olmalidir’ derken, bunun tehlikelerini de hisseder. Yaratici insanlar insanlik için ortaya koyduklari amaçlari ve degerleri, önce kendilerinde denerler: kendileri, yapip ettikleri ve eserleri bunun göstergesidir. Bu açidan Nietzsche’nin “Zerdüst” tipi ile yapmak istedigi sey, insani ayakta tutan ve ona degerini kazandiran, gelecege yön veren, hedef koyan üstinsanlarin ortaya çikisini rastlantinin elinden alip, insanlara “hedef olarak koymak”, yeryüzü kültürünün hedefi yapmaktir.
Filozoflarin kendilerini iyi ve kötünün ötesindeki bir yere koymalarini, ahlaki yargi yanilgisinin üstünde olmalarini isteyen Nietzsche, “bugünkü insanla yetinebilir miyiz” diye sorar. Zerdüst adli eseri bir bakima, bu ve buna bagli baska sorularin yanitlarinin ortaya konulusudur. Ancak onu harekete geçiren insanliga yeni bir yol göstermek, degerleri yeniden degerlendirmek istegi olmakla birlikte, yine de düsüncelerinin ve girisimlerinin “insanlik disi” olarak anlasilabilecegini de öngörür: “Simdiye dek kutsal, iyi, dokunulmaz, tanrisal bilinen her seyle bir çocuk gibi, yani bilmeksizin oyun oynayan, agzina dek güç ve bereket dolu düsüncenin ülküsü; uluslarin hakli olarak deger bildigi en yüce seyleri olsa olsa bir tehlike, çökme, alçalma ya da en azindan bir körlük, arada sirada kendini unutma sayan birinin ülküsü; insanca, üstinsanca bir iyiligin, iyilikseverligin ülküsü, ki çogu zaman insanlik disi gözükecektir.” Çünkü Nietzsche’ye göre, insanin “her an asilmakta” oldugunun bir simgesi ve kisilesmesi olan Zerdüst’te, “üstinsan kavrami en büyük gerçek olmustur burada, -simdiye dek insanda büyük bilinen ne varsa, hepsi de sonsuz uçurumlar boyu asagida kalmistir.” Nietzsche, Zerdüst’ün kisiliginde Üstinsan’i bir varolus tarzi olarak sunmaktadir: “Bu mutlu sessizlik, bu tüy gibi ayaklar, bir an eksik olmayan bu hayinlik, bu kabina sigmazlik, Zerdüst’ün kisiligini yapan ne varsa, hiçbiri büyüklügün ayrilmaz bir parçasi olarak düsünülmemistir daha önce. Zerdüst kendini iste bu yüzden, böyle genis uzaylarda yasayip, en çelisik seylere böylesine açik oldugu için, en büyük varolus biçimi saymaktadir; kendisinin bunu nasil tanimladigini duyunca, onu baska bir seye benzetmekten vazgeçer artik insan.”
Kendi döneminde yeterince anlasilmamis bir düsünür olan Nietzsche’nin gelecege (20 yüzyila) iliskin pekçok öngörüsü gerçeklesmistir. Yaklasan çagin savaslara, milliyetçi asiriliklara ve tehlikeli gelismelere gebe oldugunu düsünen Nietzsche’nin insan ve degerler problemi üzerinde önemle durmasinin nedensiz olmadigi anlasilmaktadir. Evet, onun ölümünden bu yana yüz yillik bir zaman geçti. Simdilerde yeni bir çagin baslangiçlarinda bulunuyoruz. Ama geçmiste oldugu gibi bugün de gelecek, yani insanin/insanligin gelecegi problemi aklimzdan hiç çikmayan önemli bir problem. Bu probleme yanitlar bulmada ve bulunan/verilen yanitlari degerlendirmede Nietzsche’den ögrenilecek seylerin oldugunu düsünüyorum. Ayrica kendi kültürel ve tarihsel gerçekligimizi degerlendirme konusunda da onun felsefesinde yol gösterici unsurlarin fazlasiyla bulundugunu da söylemek yanlis olmasa gerek
TBMMNİN AÇILIŞI ve TEPKİLERPazar, 03 Mayıs 2009TBMM'NİN AÇILIŞI ve TEPKİLER
1. TBMM'nin Açılması
İstanbul'un
işgali ve Mebuslar Meclisi'nin dağıtılması üzerine harekete geçen
Mustafa Kemal yayınladığı bir genelge ile Ankara'da olağanüstü... + tamamı