| Yazan: öss hazırlık,
Tarih: 05-03-2008 00:26
|
Okunma Sayısı : 2094  |
Beğenilme : 17 |
Yayınlama yeri : INKILAP TARİHİ, İNKILAPLAR |
Atatürk Dönemi Türk-Dış Politikası (1923-1932)
1.Atatürk’ün Dış Politikadaki Temel İlkeleri
a) Akılcı ve gerçekçi olmak.
b) Yapıcı ve barışçı davranmak.
c) Bağımsızlığımıza ve sınırlarımıza saygı duyan devletlerle iyi
ilişkiler kurmak.
d) Diğer devletlerin iç işlerine karışmamak, kendi içişlerimize
karışılmasına da fırsat vermemek.
e)Devletlerarası sorunları hukuka dayalı barışçı yollardan çözmek.
f) Dış politikanın iç teşkilata uygun olmasını sağlamak.
g) Milletin hayatı tehlikede olmadıkça savaşa girmemek.
h) Millî sınırlarımız içinde her şeyden önce kendi kuvvetimize
dayanarak varlığımızı sürdürmek.
1923-1932 döneminde Türk dış politikasının esasını, Türk inkılâbının
temel prensipleri ve Türk millî siyaset anlayışına uygun olarak Lozan’da
halledilemeyen meselelerin çözümü teşkil etmiştir.Bunun yanı sıra Lozan
Antlaşmasıyla ortaya konan esasların uygulanması, büyük devletlerle olan
ilişkilerin normalleştirilmesi, komşularımızla dostluk ilişkilerinin kurulmaya
çalışılması yine bu dönem dış politikasının temel özellikleridir.Ayrıca bu
dönemde uluslararası genel gelişmeler yakından takip edilerek, içte ve dışta
istikrarın sağlanmasına çalışılmıştır.
2.Türk-İngiliz İlişkileri (Musul Meselesi)
Musul, sahip olduğu zengin petrol kaynakları nedeniyle batılı
devletlerin ilgisini 19.yüzyıl sonlarından itibaren çekmeye
başlamıştır.Özellikle İngiltere, I.Dünya Savaşı sırasında İtilaf Devletleri’nin
diğer üyelerini Musul’un kendisine verilmesi konusunda ikna
etmiştir.Osmanlı’nın paylaşımını esas alan ve I.Dünya Savaşı sırasında
İtilaf Devletleri arasında yapılan gizli antlaşmalar doğrultusunda İngiltere
bölgeye ilgisini sürdürerek, Musul ve çevresinde çeşitli bölücü çabalara girişmiştir.
Sonuçta İngiltere, Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra, Türk
birliklerinin kontrolünde olan Musul ve civarını Mondros Mütarekesi’nin ruhuna
aykırı biçimde işgal etmiştir.Bundan sonra ise İngiltere bölgeyi elinde
tutabilmek için her türlü çabayı göstermiştir.Nitekim İngiltere, Osmanlı
Devleti ile imzaladığı Sevr Antlaşması ile Musul’u kurulması düşünülen Kürt
Devleti’nin sınırları içine aldırmış ve konuyu kendi lehine halletmiştir. Ancak
Anadolu’da M. Kemal’in önderliğinde başlayan Millî Mücadele hareketi,
yayınladığı Misak-ı Millî’de Musul’u Türk toprağı saymış, Anadolu’da kurulan
hükümet ise her platformda Sevr’i tanımadığını açıklamıştır.
Kazanılan zafer sonrası başlatılan Lozan Barış görüşmelerinde
İngiltere’nin Musul’u bırakmamak konusundaki ısrarı sürmüş ve antlaşmanın
tehlikeye girmemesi için Musul sorununun daha sonra taraflar arasında
görüşmeler ile halledilmesi uygun görülmüştür.
Lozan Antlaşması’nın üçüncü maddesinde “Türkiye ile Irak arasındaki
sınır sorununun, Türkiye ile İngiltere arasında dokuz ay içinde barışçı
yollardan çözüleceği “ hükmü yer almaktadır. Bu hüküm gereği Türk-İngiliz
görüşmeleri 1924 yılı Mayıs ayında başlamıştır. Haliç Konferansı adıyla tarihe
geçen bu görüşmelerde Türkiye nüfus açısından, siyasî, tarihî, coğrafî,askerî
ve stratejik nedenlere dayalı haklı gerekçelerini öne sürerek,Musul’un
Türkiye’ye katılması gerektiğini savunurken,İngiltere Musul’un kendi
mandaterliği altındaki Irak’a bırakılması konusundaki ısrarını sürdürmüş
ve bunun yanında Türkiye’den Hakkari’ye kadar uzanan toprak talebinde
bulunmuştur. Bu durum da konferans, 5 Haziran 1924 yılında bir sonuca varmadan
sona ermiştir. Lozan Antlaşması’nın Musul ile ilgili hükmü, bu görüşmelerin
başarısızlığı durumunda sonucun Milletler Cemiyeti’ne götürülmesini
öngörmektedir. Başlangıçta üyesi olmadığı, üstelik tamamen İngiliz kontrolünde
olan bu organizasyondan Türkiye lehine bir karar çıkmayacağına olan inancından
dolayı Türkiye Musul sorununu Milletler Cemiyetine götürmede tereddüt geçirmiş,
ancak sonunda Türkiye Musul sorununun Milletler Cemiyeti’nde görüşülmesine razı
olmuştur.
Musul sorunu, Milletler Cemiyeti tarafından 30 Eylül 1924’de
görüşülmeye başlanmıştır.Milletler Cemiyeti tarafından oluşturulan komisyon,
Milletler Cemiyeti’ne “Musul’un İngiliz mandası altındaki Irak’ın bir parçası
sayılması gerektiğini ve Türkiye ile Irak arasındaki sınırında Brüksel’de
belirlenmiş olan çizgiden geçeceğini” bildiren kararı aldıklarını bildirmiştir.
Türkiye Musul komisyonunun kararını tanımadığını, komisyonun böyle bir karar
alma yetkisinin olmadığını belirtmişse de, Milletler Cemiyeti, Milletler
Cemiyeti Musul Komisyonu’nun kararını benimsemiştir.Bu sırada Türkiye, Şeyh
Sait isyanının bastırılması işi ile uğraşmaktadır.Musul’u geri almak için
kuvvete başvurmaktan başka çare kalmamıştır. Ülke içerisinde yaşanan yeni
yapılanma ve Şeyh Sait isyanı gibi iç nedenler buna imkan vermemektedir. Bu
nedenle Türkiye, Misak-ı Milli’den taviz sayılabilecek bir geri adımı atmak
zorunda kalmış, 5 Haziran 1926’da imzaladığı Ankara Antlaşması ile Musul’u
İngiliz mandası altındaki Irak’a bırakmıştır. Buna karşılık Türkiye’ye Musul
petrollerinden 25 yıl süreyle % 10’ luk hissenin verilmesi kabul
edilmiştir. Ancak Türkiye aynı yıl 500.000 Sterlin karşılığında bu hisseden vazgeçmiş
ve böylece Musul meselesi kapanmıştır.
3- Türk-Yunan İlişkileri (Etabli Meselesi)
Lozan Konferansı’nda Türkiye’de kalan Rumlarla, Yunanistan’da kalan
Türklerin değiştirilmesi meselesi ele alınmış ve bu konuda 30 Ocak 1923’te bir
sözleşme hazırlanmıştır. Buna göre; Türkiye’de kalan Rumlarla, Yunanistan’da
kalan Müslüman Türklerin değişimi yapılacak, ancak 30 Ekim 1918’den önce
İstanbul’un Belediye sınırları içinde yerleşmiş(Etabli) bulunan Rumlarla, Batı
Trakya Türkleri bu değişimin dışında tutulacak, yani bunlar yerlerinden
oynatılmayacaklardır. Bu değişimi uygulamak üzere Türk, Yunan temsilcilerinden
ve tarafsız üyelerden oluşan bir komisyon oluşturulmaktadır. Ancak komisyonun
faaliyete geçmesinden sonra Türk ve Yunan temsilcileri arasında, yerleşmiş
(Etabli) deyiminin kapsamı yüzünden anlaşmazlık çıkmıştır. Türkiye’ye göre bu
deyimin anlamı Türk kanunlarına göre tayın edilecektir. Yunanistan ise
Türkiye’nin bu arzusuna karşı çıkmakta, Türkiye’de daha fazla Rum bırakabilmek
için 30 Ekim 1918’den önce herhangi bir şekilde İstanbul’da bulunan her Rum’un
yerleşik sayılması gerektiğini ileri sürmektedir.
Milletlerarası Adalet Divanı’nın yaptığı yorumlarda anlaşma
sağlayamayınca, Türk-Yunan ilişkileri gerginleşmiştir. Yunanistan Batı Trakya
Türkleri’nin mallarına el koyarak buralara, Türkiye’den gelen Rumları
yerleştirmeye başlamıştır. Buna karşılık Türkiye’de İstanbul Rumlarının
mallarına el koymuştur. Gerginliğin tırmanması üzerine sorunun görüşmeler
yoluyla çözümlenmesi uygun görülmüş ve taraflar arasında 1 Aralık 1926’da bir
antlaşma imzalanmıştır. Bu antlaşmanın uygulanması da kolay olmamıştır. Türkiye
ile Yunanistan arasında savaş havası esmeye başlamış, fakat Türkiye ile bir
savaşın Yunanistan’a getireceği sıkıntıları göze alamayan Venizelos, tutumunu
yumuşatmış, Ankara’nın da buna karşılık vermesi üzerine 10 Haziran 1930’da
Ahali anlaşmazlığını çözen yeni bir antlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşma ile
doğum yerleri ve tarihleri ne olursa olsun, İstanbul Rumları ile Batı Trakya
Türklerinin hepsi, etabli kapsamı içine alınmıştır. Böylece Lozan’dan beri
süren bu anlaşmazlık çözümlenmiştir.
Yunanistan ile Türkiye arasında etabli sorunu ile bağlantılı olarak
ortaya çıkan bir başka sorun da Patriklik konusudur. Lozan’da Türk
temsilcilerinin Patrikliğin Türkiye dışına çıkartılması konusundaki ısrarlı
istekleri Batılı ülkeler tarafından kabul edilmemiştir.Lozan’da sadece
Patriğin siyasetle uğraşmaması konusunda sözlü bir anlaşmaya varılmıştır.
1924 yılında, boşalan Patriklik için yapılan seçimi kazanan kişinin mübadele
(değişim) kapsamında yer alması üzerine Türkiye itiraz etmiş ve 1925 yılında
yapılan seçim ile mübadele kapsamına girmeyen bir Patrik seçilmiştir.
1930’da etabli sorununun çözülmesinden sonra Türk-Yunan ilişkileri
iyileşmeye başlamış ve Yunanistan Başbakanı Venizelos’un Ekim 1930’da
Türkiye’yi ziyareti sırasında, ilişkileri geliştirmek maksadıyla üç yeni
antlaşma daha imzalanmıştır.1931’de İsmet İnönü’nün Yunanistan’a yaptığı iade
ziyareti ile, Türk-Yunan ilişkilerinde Kıbrıs meselesinin ortaya çıkışına kadar
süren bir bahar dönemi yaşanmıştır.
4.Türk-İtalyan İlişkileri
Lozan’dan sonra T.C.’nin kuruluşu ile birlikte Milli Mücadele
sırasındaki dostça tutumları göz önüne alınarak İtalyanlarla iyi ilişkiler
kurulması yoluna gidilmiştir. İtalyanların, Milli Mücadele sırasında işgal
ettikleri Türk topraklarında bir işgal gücü gibi davranmamaları, Türklere karşı
dostça davranıyor görüntüsü yaratmaları 1917’de kendilerine vaat edilen
İzmir’e, 1919 Paris Barış Konferansı kararı ile Yunanlıların
çıkarılmasına duydukları kırgınlıktan kaynaklanan bir durumdur. İtalyanlar
Türklerin dostu oldukları görüntüsünü, sergilerken aslında Türkiye’de savaş
sonrasında ortaya çıkacak yeni yönetimi ekonomik açıdan kendilerine bağlı hale
getirme politikası gütmüşlerdir. Ancak 1922’de İtalya’da yönetime gelen
Mussolini yönetiminin yayılmacı politikasının hedefleri şekillenmeye
başlayınca, Türkiye’de İtalya’ya karşı bir endişe doğmuştur.Mussolini yönetimi,
Roma İmparatorluğunu canlandırmak için sömürgecilik ve yayılmacılık
politikasına yönelmiş, Doğu Akdeniz’i kontrolü altına almaya çalışmıştır.Bu da
doğal olarak Türk-İtalyan ilişkilerinin gelişmesini olumsuz yönde etkilemiştir.
1925’de İtalya, Türkiye’nin Musul’u kurtarmak için kuvvet kullanmaya kalkışması
halinde, kendilerinin de İzmir’e asker çıkaracakları tehdidini savurmuştur.
1926’da Musul sorununun Türkiye aleyhinde çözümü, Türk-İtalya ilişkilerinin
değişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Musul sorununun çözümünden sonra İtalya
ile Tarafsızlık ve Dostluk Antlaşması imzalanmıştır.
Ancak 1930’dan itibaren İtalya’nın takip ettiği yayılmacı politikayı
yeniden uygulamaya koyması, Türkiye’yi endişelendirmiş ve Türk-İngiliz
yakınlaşmasında, İtalya’nın bu tavrı etkin olmuştur.
1935’de İtalya’nın Habeşistan’a saldırması ikili ilişkilerde yeniden
güvensizliğin yaşanmasına sebep olmuştur. Bu saldırı üzerine Milletler Cemiyeti
İtalya’ya karşı zorlama tedbirleri almış, barışın korunmasından yana olan
Türkiye’de bu tedbirlere destek vermiştir.İtalya’nın kendisine karşı zorlama
tedbirleri uygulayan ülkelerle siyasî ilişkileri keseceği tehdidi 1936-45
yılları arasında Türk-İngiliz yakınlaşmasını doğurmuş ve bu durum doğal olarak
Türk-İtalyan ilişkilerinin zayıflamasına yol açmıştır.
5. Türk-Fransız İlişkileri
Fransa, daha Millî Mücadelenin devam ettiği günlerde kendi kamuoyunun
da baskısıyla, Türkiye ile 20 Ekim 1921 Ankara İtilaf namesini imzalamış ve T.
B. M. M Hükümeti’nin varlığını tanıyan ilk İtilaf Devleti olmuştur.Ancak Lozan
Antlaşması’nın ardından Osmanlı Borçları Meselesi, Türkiye-Suriye sınırının
tespiti konusu, Türkiye’deki Fransız Misyoner Okullarının durumu gibi konular
iki ülke arasında çözümlenmesi gereken meseleler olarak kalmıştır. Bu nedenle
bu dönemde Türk-Fransız ilişkileri bu meselelerin çözümü ekseninde gelişmiştir.
Bu çerçevede ilk olarak ele alınan konu, Türkiye-Suriye sınırının
çizilmesi meselesidir. 1921 Ankara İtilafnamesi’nde antlaşmanın imzalanmasından
bir ay sonra Türkiye-Suriye sınırını çizmek üzere bir karma komisyonun
kurulması öngörülmüştü. Bu komisyon ancak 1925 Eylül’ünde kurulabilmiştir.
Taraflar arasında sınır tespiti konusunda yaşanan gerginlik iki tarafın da
olumlu tutumu sonucunda aşılmış, 18 Şubat 1926’da parafe edilen antlaşma ile
sorun çözümlenmiştir. Ancak Fransızlar Musul sorunu çözüme kavuşturulmadan bu
antlaşmayı imzalamaya yanaşmamışlardır. Musul konusunun Türkiye’nin aleyhinde
çözümü kesinleşince, bu antlaşma 30 Mayıs 1926’da imzalanmıştır.İyi
komşuluk ve Dostluk Sözleşmesi adını taşıyan bu antlaşmaya göre taraflar aralarındaki
anlaşmazlıkları barışçı yollardan çözümleyecekler ve taraflardan birine
yöneltilen silahlı saldırıda diğeri tarafsız kalacaktır.
Diğer bir mesele de Türkiye’deki Fransız misyoner okulları
meselesidir. Türk hükümeti bir yönetmelik hazırlayarak yabancı okullarda
okutulan Tarih ve Coğrafya gibi derslerin Türkçe olarak ve Türk öğretmenler
tarafından okutulması esasını kabul etmiştir. Fransız okulları bu yönetmeliğe
uymak istememiş, bunun üzerine Fransa ve Papalık duruma müdahale etmeye
kalkışmıştır. Türk Hükümeti ise sadece bu okulları kendisine muhatap aldığını
belirterek, sorunu Fransız okul yöneticileri ile çözmüş ve Türkiye’nin
isteklerini onlara kabul ettirmiştir.Ancak bu olay Türk-Fransız ilişkilerini
zayıflatmıştır.
Borçlar meselesi ise daha şiddetli bir çekişmeye sebep olmuştur.
Fransa, Osmanlı Devleti’nden en fazla alacağı olan ülkedir. Lozan Antlaşmasına
göre Osmanlı borçlarının Türkiye tarafından ödenmesi, ödeme şeklinin taraflar
arasında Lozan’dan sonra yapılacak ikili görüşmeler yoluyla belirlenmesi
kararlaştırılmıştır. 1925’de toplanan komisyon 1928’de bir borç ödeme
plânı yapmıştır. Fakat çok ağır bir ödeme plânı içeren bu antlaşmaya Türkiye,
1929’a kadar uyabilmiştir. 1929’da dünya ekonomik krizi patlak verince Türkiye
ödeme sıkıntısı yaşamış ve Hoover moratoryumuna dayanarak ödemeyi geciktirmek
istemiştir.Alacaklıların itirazı üzerine yapılan görüşmeler sonunda 1933’de
Paris’te daha hafif ödeme şartları taşıyan yeni bir antlaşma imzalanmış,
borçlar konusu böylelikle hal yoluna girmiştir.
1928’de Duyun-u Umumiye’nin tarihe karışmasından sonra Fransa ile
yaşanan bir diğer sorun da Adana-Mersin demiryolunun satın alınması
meselesidir. Osmanlı döneminden kalan kapitülâsyonları tümüyle kaldırmaya
kararlı olan T.C. Türkiye’deki Fransız işletmelerinin millileştirilmesinde
ısrar etmiştir.Buna başlangıçta karşı çıkan Fransız Hükümeti, Türkiye’nin
ısrarı karşısında fazla direnmemiş ve 1929’da yapılan bir antlaşma ile durumu
kabullenerek, Adana-Mersin demiryolunu Türkiye’ye satmıştır.
Bu dönemde Türk-Fransız ilişkilerini olumsuz yönde etkileyen bir başka
konu da Bozkurt adlı bir Türk gemisiyle, Lotus adlı bir Fransız gemisinin
1926’da Midilli adası yakınlarında çarpışmasıyla ortaya çıkan durum üzerine
başlayan Bozkurt-Lotus davasıdır.Bu davanın 1927’de Milletlerarası Adalet
Divanı’nda Türkiye lehinde çözümlenmesi ile Türk-Fransız ilişkilerinde yaşanan
gerginlik son bulmuştur.
1923-1932 yılları arasında Türkiye ile Fransa arasında yaşanan sorunlar
küçük ve önemsiz gibi görünmekle birlikte, bu sorunların hepsinin de
temelinde Fransızların Kapitülâsyonların kaldırılmasına gösterdiği tepkinin
yattığı göze çarpmaktadır.
6.Türkiye’nin İslam Ülkeleriyle İlişkileri
Türkiye bu dönemde Batılılaşma hareketleri çerçevesinde laiklik
ilkesine de uygun olarak bir takım inkılâplar gerçekleştirirken, İslam alemiyle
dostluk ilişkilerini de geliştirmek istemiştir. Bu istek doğrultusunda ilk önce
Afganistan ile yakın ilişkiler kurulmuş, 1 Mart 1921’de Türk-Afgan Dostluk
Antlaşması imzalanmıştır.Bu antlaşma ile iki ülke arasında ciddi bir dostluk
sağlanmıştır. 1928’de bu antlaşmayı teyit eder nitelikte yeni bir Türk-Afgan
Dostluk Antlaşması Ankara’da imzalanmıştır.
Bu dönemde Türkiye’nin kısmen aktif olarak ilişkiler içinde bulunduğu
bir başka İslam ülkesi ise İran olmuştur. İran ile sınır meseleleri yüzünden
Türkiye’nin sorunları vardır. Bu sıkıntılara son vermek amacıyla, iki ülke
arasında 1926’da bir Güvenlik ve Dostluk Antlaşması imzalanmışsa da, bu
antlaşma problemleri çözmeye yetmemiştir. Bunun üzerine 1928’de ek bir protokol
imzalanarak, 1926 antlaşması daha etkin hale getirilmiştir. Nihayet 1932’de
İran ile bir Dostluk Antlaşması imzalanarak, hem sınır sorunları çözülmüş hem
de dostluk ilişkilerinin gelişmesi sağlanmıştır.
Diğer İslam ülkeleriyle ilişkileriz bu dönemde çok iyi değildir. Bunun
da en önemli sebebi, Halifeliğin kaldırılmasına İslâm aleminin tepki
göstermesidir. Ayrıca bu dönemde genellikle Müslüman ülkeler, Batılı
devletlerin sömürgesi durumundadır. Bu nedenle Türkiye ile İslâm ülkeleri arasındaki
ilişkiler, İngiltere ve Fransa’nın etkisi altında kalmıştır.
Ancak bu dönemde mevcut olan bu tür olumsuzluklara rağmen, Türkiye’nin
İslâm ülkeleriyle ilişkileri zaman içinde gelişmiştir. Özellikle bu ülkelerde
bağımsızlık mücadelelerinin başlaması sırasında, Atatürk bu mücadeleyi veren
aydınlar için örnek teşkil etmiştir.
Son Güncelleme : 05-03-2008 00:26
|