| Yazan: öss hazırlık,
Tarih: 05-03-2008 00:30
|
Okunma Sayısı : 7330  |
Beğenilme : 20 |
Yayınlama yeri : INKILAP TARİHİ, İNKILAPLAR |
Eğitim ve Kültür Alanında Yapılan İnkılâplar
Eğitim; bir insanın davranışında kendi yaşantısı yoluyla istediği
değişmeyi meydana getirme sürecidir. Eğitim, genellikle örgün eğitim şeklinde
algılanarak, okullarda yapılan öğretim faaliyetlerini ifade etmektedir. Bu
anlamda devlet tarafından yürütülen bir hizmet olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kültür; ise bir milletin sahip olduğu maddi ve manevi değerlerin
bütünüdür.Kültürel alanda zenginlik, milletin ve aynı zamanda devletin
güçlülüğünün ifadesi olarak kabul edilmektedir.
Eğitim ve Kültür günümüzde iç içe geçmiş vaziyette toplumun bilgili,
dinamik ve problemleri çözebilen bir yapıda olmasını sağlar. Her devlet kendi
milletinin varoluş felsefesi doğrultusunda bir eğitim ve kültür politikası belirleyerek
uygular. Bu çerçevede T.C. de yeni eğitim ve kültür politikaları benimseyerek,
bunları uygulamak amacıyla eğitim ve kültür alanında bazı inkılâplar yapmıştır.
1.Eğitim Alanında Yapılan İnkılâplar
a)Tevhid-i Tedrisât (Eğitim ve Öğretimin Birleştirilmesi) Kanunu
Osmanlı Devleti’nde Selçuklulardan devralınan geleneksel eğitim
sistemiyle, 18.y.y. sonlarından itibaren Avrupa’dan esinlenerek kurulan, Batılı
sistemde eğitim veren yeni okulların yer aldığı bir eğitim sistemi
mevcuttu.Müfredat programları ve kuruluş amaçları birbirinden farklı olan
medreseler ile, Avrupa tipinde kurulmuş olan okullardan mezun olan
insanlar, birbirinden oldukça değişik, hatta zıt dünya görüşlerine sahip
oluyorlardı.Devlete bağlı okullardan iki farklı tip insan yetişirken,
azınlıkların, yabancı devletlerin ve misyonerlerin sayıları her gün artan
okulları da durumu daha karmaşık hale getiriyordu. Bu karışıklık sonucu zamanla
ortaya çıkan mektepli-medreseli ayrımı, aydınlar arsında bölünmelere yol
açarken, toplumun ilerlemesine de engel oluşturuyordu.
M. Kemal daha Millî Mücadele yıllarında yaptığı bir konuşmasında,
mektepli-medreseli çekişmesinin sona erdirilmesi gerektiğini vurgulamıştır.
Yine O, 16 Temmuz 1921’de Ankara’da Maarif Kongresini açarken yaptığı
konuşmada, “millî kültürün önemi ve gerekliliğinden bahsederken, toplumun
eğitim ve kültür konularındaki bölünmüşlüğünün ortadan kaldırılması” hususuna
dikkatleri çekmiştir. M. Kemal, 1 Mart 1922’de , T.B.M.M.’nin üçüncü toplanma
yılını açış konuşmasında da yine bu konuya değinmiş ve eğitim ve öğretim
alanında köklü yeniliklerin yapılması gereğinden bahsetmiştir.
M. Kemal bu denli önem verdiği eğitim konusunda, yapılacak yeniliklerin
geciktirilmesinin, topluma büyük zarar vereceği endişesini taşımaktadır. Bu
nedenle de O, bu konuda yapılacak olan işleri önceden plânlamıştır. Bu plân
çerçevesinde zamanın Millî Eğitim Bakanı Vasıf Bey ve elli arkadaşı tarafından
hazırlanan Tevhid-i Tedrisat (Eğitim ve Öğretimin Birleştirilmesi) hakkında bir
önerge, T.B.M.M.’ne sunulmuştur. Bu önerge 3 Mart 1924’de T.B.M.M. Genel
Kurul’un da kabul edilerek, eğitim ve öğretim alanında birlik sağlanmıştır.
Medreseleri kaldıran, bütün eğitim ve öğretim kurumlarını tek bir çatı altında
toplayan ve eğitimimize millilik vasfı kazandıran bu kanun ile. Eğitimde yanlış
uygulamalara ve batıl fikirlere yer verilmeyeceği de vurgulanmıştır.
Eğitim ve öğretim alanında bir başka değişiklik de 2 Mart 1926
tarihinde kabul edilen Maarif Teşkilâtı Hakkındaki Kanun ile
gerçekleştirilmiştir. Bu kanunla laik eğitime uygun bir anlayışla, ilk ve orta
öğretimin esasları belirlenerek,eğitim hizmetleri modern hale getirilmiş, yeni
okulların açılabilmesi devletin iznine bağlı hale getirilmiştir.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu, 1982 anayasasının, 174. maddesinde belirtilen,
İnkılâp kanunlarının korunması kapsamındadır.
b)Lâtin Harflerinin Kabulü (Harf İnkılâbı)
Müslümanlığı kabul etmeden önce Göktürk ve Uygur alfabelerini kullanmış
olan Türkler, İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra Arap alfabesini
kullanmaya başlamışlardır.Bu çerçevede diğer Müslüman Türk Devletleri gibi
Osmanlı Devleti’nde de Arap alfabesi kullanılmıştır. Ancak 19. yüzyılın
ortalarından itibaren Osmanlı Devleti’nde bu alfabenin değiştirilmesi ya da
ıslah edilmesi şeklinde tartışmalar başlamıştır.
Aslında Arap harfleriyle Türkçe’yi okumak ve yazmak daima sorun
yaratmıştır. Çünkü Arap harfleri, Arap fonetiğine uygun olarak hazırlanmış
olduğundan, Türk diline uymaktan uzak kalmıştır. Bu nedenle Türk ağzı ile bu
harfleri hakkını vererek telaffuz etmek çok zor olmuştur.
T.C.’nin kurulmasından sonra, Arap alfabesinin bu durumu göz önünde
bulundurularak, bazı aydınlar arasında bu harflerin Türkçe’nin yapısına
uymadığı görüşü ağırlık kazanmıştır. Ülkede o yıllarda okur-yazar oranı oldukça
düşük idi.Batı medeniyetine ulaşmada Lâtin alfabesine intibak etmek önemli bir
sürat sağlayacaktı. Halkı büyük ölçüde okur-yazar yapmayı hedefleyen genç
cumhuriyette, bu alfabenin değiştirilmesi konusunda bir tartışmanın
başlatılmasına sebep olmuştur.
Bu tartışmalar sürerken, 1925’de takvim ve rakamların değiştirilmesi,
alfabenin de değiştirilebileceği kanaatini güçlendirmiştir. Buna bağlı olarak
1926’da Bakanlar Kurulu tarafından “Dil Encümeni” adıyla, dil uzmanlarından
oluşan bir çalışma grubu kurulmuştur.Alfabenin değiştirilmesi ve yeni Türk
alfabesinin hazırlanması ile ilgili çalışmalar yapmak üzere kurulan bu grup,
Latin harflerinin Türkçe’nin yapısına uyacağı düşüncesiyle, bu harfleri
kullanan bir çok alfabeyi incelemeye başlamıştır. Dil Encümeni’nin çalışmaları sürerken,
Türkiye’de 1927 yılından itibaren doktor reçetelerinin Lâtin harfleriyle
yazılması uygun görülmüş ve bu durum alfabe konusundaki tartışmaları
tırmandırmıştır.
Dil Encümeni 26 Haziran 1928’de Ankara’da yaptığı bir toplantıda,
1926’dan itibaren yaptığı çalışmaları değerlendirmiş, alfabe değişikliği ile
ilgili olarak neler yapılması gerektiği ve nasıl bir yol izlenmesi lâzım
geldiği hususlarının yer aldığı “Elifba Raporu” adıyla bir rapor hazırlamıştır.
Bu raporu inceleyen M. Kemal, “güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk
harflerini kabul ediyoruz” diyerek, alfabenin değiştirileceği konusunda ilk
haberi vermiştir.Çalışmalar hızlandırılarak, 1 Kasım 1928 tarihinde Meclise,
yeni Türk alfabesinin kabulü hakkında bir önerge verilmiştir. Bu önerge aynı
gün, “Türk Harflerinin Kabul ve Uygulanması Hakkında Kanun” adıyla kabul
edilmiştir.
3 Kasım 1928’de yürürlüğe giren 1353 sayılı bu kanunla, 1 Ocak 1929’dan
itibaren Türkçe basılacak kitapların, Türk alfabesi ile basılması ve devlet
dairelerinin 1 Ocak 1929’dan itibaren yeni harflerle muameleleri
gerçekleştirmeleri mecburiyeti getirilmiştir. Bu kanunla bütün yurtta eğitim ve
öğretim seferberliği başlatılmıştır. M. Kemal bazı yerlerde bizzat dersler
ermiş ve halka yeni harfleri öğretmek noktasında “başöğretmenlik yapmıştır.1
Ocak 1929’da “Millet Mektepleri” açılarak, halkın okuma-yazma öğrenmesi temin
edilmeye çalışılmıştır.
2.Kültür Alanında Yapılan İnkılâplar
a)Türk Tarihi Alanında Yapılan Çalışmalar
Tarih; geçmiş toplumların yaşayışlarını, birbirleriyle olan
ilişkilerini yer ve zaman göstererek, sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde
inceleyen bilim dalıdır.Tarihten faydalanmak, geçmişte yapılan hataları
tekrarlamamak milletleri güçlü kılar. Bu sebeple milletlerin hayatında tarihin
ayrı ve özel bir yeri olması gerekir.
Tarihi zengin olan bir millet, aynı zamanda güçlü bir millettir. Bir
milletin güçlü olması, geçmişe ait manevi mirasına sahip çıkmasıyla
mümkündür.Bu nedenle bu tür zenginliklerin günümüze aktarılabilmesi için tarihe
ihtiyaç vardır.
Osmanlı Devleti döneminde gerek tarih araştırmacılığı, gerekse tarih
öğretimi konusunda arzu edilen seviyeye gelinmediği bilinmektedir. Eğitim
alanındaki ikili anlayış, tarihe de etki etmiş, medreseler genellikle İslâm
tarihi ile ilgilenirken, diğer okullar da Osmanlı tarihi ile ilgilenmişlerdir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında bu eksikliği fark eden M.
Kemal,”Tarih bir milletin neler başarmaya muktedir olduğunu gösteren en doğru
kılavuzdur” diyerek, tarihin bir millet için önemini işaret etmiştir. O, tarihin
toplum üzerindeki gücünü gözönünde bulundurarak, bu alanda ciddi bir
çalışmanın yapılmasını ve Türk tarihinin yeniden yazılmasını istemiştir.Atatürk
bu konuda takip edilecek yolu, “Tarih yazmak, yapmak kadar önemlidir.Yazan
yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir nitelik
alır” diyerek ortaya koymuştur. Ayrıca Atatürk millî bir bakış açısıyla ele
alınmış bir tarih anlayışı kazandırılması görüşündeydi.Atatürk’ün istediği
manada millî tarih çalışmalarının sürdürülmesi ve Türk Milletinin bir millî
tarihe sahip olabilmesi için ortaya koyduğu en önemli görüş ise şüphesiz Türk
Tarih Tezi’dir. Bu tez ile Türk tarihinin sadece Selçuklu ve Osmanlı
tarihlerinden ibaret olmadığı vurgulanarak, Türklerin İslâmiyet öncesinde de
geçmişleri bulunduğu ve bunun da araştırılması gereği ortaya konmuştur.Bütün bu
hedefleri gerçekleştirmek gayesiyle 1930’da Türk Ocaklarına bağlı, Türk Tarihi
Tetkik Heyeti adıyla bir encümen kurulmuştur. 1931’de Türk Ocakları’nın
kapanması üzerine, Türk tarihi ile ilgili çalışmalara ara verilmemesi için Türk
Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu) kurulmuştur.
1932 Türk Tarih Kongresi’nde Atatürk’ün ortaya attığı Türk Tarih Tezi
tartışılmış ve kabul edilmiştir.1935’de Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi
kurularak, Türk Tarihinin ilmî açıdan incelenmesine öncülük edecek bir kurum
hizmete girmiştir.
b)Türk Dili Alanında Çalışmalar, Türk Dil Kurumu’nun Kurulması
Dil, insanlar arasında iletişimi sağlayan en önemli araçtır.Dil ayrıca
bir milletin sahip olduğu tüm maddi ve manevi değerlerin,sonraki nesillere
aktarılmasını da sağlar.
Dilin milletlerin uzun hayatlarında çeşitli zamanlarda değişikliklere
uğradığı bir gerçektir. Türk dili de tarih boyunca büyük değişiklikler
geçirmiştir.Osmanlı Devleti’nde Türkçe, Arapça, Farsça kelimelerin ağırlık
kazandığı Osmanlıca denilen bir Türkçe’nin kullanıldığını görmekteyiz.
Edebiyatta ve devlet hayatında kullanılan bu dilin yanında, Osmanlı’da halkın
kullandığı sade dil, ülkede sanki iki dil varmış izlenimini uyandırmıştır.
Osmanlı Devleti’nin son devirlerinde oldukça dikkati çeken bu çarpıklık,
Tanzimat döneminden itibaren dil konusunda yeni arayışlara gidilmesine ve bu
konuda araştırmalar yapılmasına yol açmıştır.Bu arayış 20.yüzyıl başlarına
gelindiğinde Türkçe’nin yabancı kelimelerden arındırılması şeklini almıştır.
Harf inkılâbının olumlu sonuçları görüldükten sonra
Atatürk, 1932 yılında “Türk dilinin kendi benliğine, aslındaki güzellik ve
zenginliğe kavuşmasını isteriz diyerek, dil konusunda yapılacak çalışmaları
haber vermiştir. 1932’de bu gaye ile Türkçe’nin geliştirilmesini sağlamak üzere
faaliyet yapacak Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu) kurulmuştur.Bu
kurumun çalışmaları ile konuşma dili ile yazı dili arasındaki fark ortadan
kaldırılmıştır
Son Güncelleme : 05-03-2008 00:30
|