|
Devlet
Yönetimi
Padişah : Osmanlı
Devleti'nin yönetimine Al-i Osman diye adlandırılan Osmanlı ailesi dışında
başka bir sülaleden hükümdar getirilmemiştir. Devletin ve milletin devamı
ilkesine uyularak, bir isyan çıkmasının önüne geçmek amacıyla diğer şehzadeler
öldürülürdü. Bu nedenle yıkılışına
kadar, Osmanlı Devleti'nde Roma ve Bizans'ta olduğu gibi bir çok sülale iş
başına geçmemiştir. I. Ahmet Dönemi'nden itibaren, kardeş katli kaldırılarak,
oda hapsi uygulaması başlamıştır. Padişah, törelere göre, bütün güç ve kudreti
elinde bulunduran ve memleketin sahibi sayılırdı. Padişah, şer'i hukuka aykırı
olmamak şartıyla, birtakım hükümler verir, bunlar örf olarak adlandırılırdı.
Padişahlar aynı zamanda
ordunun başkomutanı idi. XVI. yüzyıla kadar padişahlar, şehzadelikleri
döneminde savaşlara katılır, ülke idaresi ve savaş teknikleri konusunda tecrübe
kazanırlardı. Padişahlar, dini anlamda yetkilere de sahiptiler. Bu yetki Yavuz
Sultan Selim'in, Mısır'ı alması ile Halife-i Müslimin, yani Müslümanların
halifesi sanı ile belirtilmişti.
Padişah çocuklarına, çelebi
veya şehzade denir, şehzadeler, babalarının sağlığında büyük bir sancağa tayin
edilirdi. Buralarda, başlarında da "Lala" denilen devlet adamları
olmak üzere, devlet yönetimi konusunda yetiştirilirlerdi. Her şehzade hükümdar
olma hakkına sahipti. Tahta çıkma konusunda herhangi bir veraset sistemi yoktu.
Osman Bey ve Orhan Bey döneminde padişahlık hakkı hanedanın bütün erkek
üyelerine aitti.
Ancak, I. Murat döneminden
itibaren padişahlık, padişah ve oğullarına bırakılmış, bu durum şehzadeler
arasında zaman zaman taht kavgalarına sebep olmuştu. Fatih Kanunnamesi'nde bu
durum; "şehzadelerin hangisine saltanat nasip olursa onun tahta
geçeceği" şeklinde belirtilmiş, böylece bu kanunname ile kardeş katli
yasallaşmıştır. I. Ahmet dönemi ile birlikte, ekber ve erşad yani en akıllı ve
en yaşlı kişinin tahta geçmesi kuralı getirilerek veraset sistemi belirgin bir
duruma gelmişti.
Osmanlı padişahları
Halifelik yetkilerini ilk defa 1774'te imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması'nda
Kırım Müslümanlarını dini açıdan kendilerine bağlıyarak kullanmışlardır.
Merkez Yönetimi
Saray :XV.
yüzyılla birlikte Osmanlı Devleti giderek gelişmiş ve büyümüş, buna paralel
padişahların oturduğu saraylar da büyümüş ve ihtişamı artmıştı. Bursa'nın
başkent olduğu dönemlerde, burada bir saray yapılmış, ardından Edirne'nin
alınması ile buraya da saraylar yapılmaya başlanmıştı. Fatih'in İstanbul'u
fethi ile, önce bugünkü İstanbul Üniversitesi'nin bulunduğu alana, Saray-ı
Amire yani "büyük saray" diye bilinen bir saray yapılmış, zamanla bu
sarayın yetersiz kaldığına inanılarak, yine Fatih döneminde Topkapı Sarayı'nın
yapımına başlanmıştı. Dört tarafı duvarlarla çevrili olan bu
saray,değirmenleriyle, fırını ve bostanıyla, silah depolarıyla, ahırlarıyla,
mescidleriyle adeta bir kasabayı andırmaktaydı. Bu dönemde saray, padişahın
ailelerine ayrılan harem, devşirmelerden ve savaşlarda esir alınıp yetiştirilen
gençler ve gönüllülerden oluşan Enderun ile sarayın dış hizmetlerine bakanlar
için ayrılan Birun olmak üzere üç ana bölümden oluşurdu.
Birun :Osmanlı
Devleti'nin zamanla gelişip büyümesi sonucu, başlangıçta basit ve sade olan
saray teşkilatı yetersiz kalmış, sınırların hızla büyümesi ile devlet
memurlarının sayısı artmıştı. Bu durum saraya da yansımış, saray görevlilerinin
sayıları da artmıştı. Bu durumda iki terim ortaya çıkmıştı; Enderun ve Birun.
Farsça bir kelime olan ve "dış" analamına gelen Birun, Osmanlı
sarayında dış hizmetlere bakan, sarayda yatıp kalkmak zorunda olmayan padişah
hocası, hekimbaşı, cerrahbaşı, hünkar imamı gibi kişilerin bağlı olduğu
kısımdı. Bu insanlara "Birun Halkı" ya da "Dış Halkı"
denirdi. Birun Halkı, Enderun Halkı'na göre daha üst seviyede idi. Birun terimi
Tanzimat'ın ilanı ile kullanılmamaya başlanmıştı.
Enderun : Farsça
bir kelime olan Enderun "iç" anlamına gelir. Enderun ve Enderun'a
mensup halk, devşirme denilen hristiyan çocukları ile savaşlarda esir alınıp
yetiştirilen gençler ve gönüllülerden oluşurdu. Devşirme kanununa göre sekiz ve
on sekiz yaşları arasında toplanan ve daha sonra boy, gösteriş, ahlak ve zeka
olarak seçilen bu gençler, önce Edirne Sarayı, Galat Sarayı ve İbrahim Paşa
Sarayı gibi saraylarda Türk-İslam adet ve geleneklerine göre yetiştirilir,
ardından Enderun'daki ihtiyaca göre buraya alınıp, kendilerine birer oda tahsis
edilir, saray adabını öğrendikten sonra, yeteneklerine göre devlet
memurluklarına atanırlardı. Bu odaların en önemlisine Hasoda denirdi. Kısaca
Enderun, Osmanlı Devleti'ne, devlet memuru yetiştiren bir yüksek okuldu.
2.Mehmet İstanbulda sanh-ı seman medresesi, kanuni de süleymaniye medresesini
açmıştır. Devlet halkın eğitimi ile ilgilenmemiştir.
Harem :Arapça'da
girilmesi yasak ve kutsal olan yer anlamına gelen harem, Osmanlı saray
yapısında önemli bir yer tutar. Harem-i Humayun veya Harem Dairesi adı verilen
bu kısım da tamamen padişah kadınlarına ayrılmıştı. Haremde bulunan kadınlar,
Harem Ağası denilen, erkekliği yok edilmiş kişilerin kontrolündeydiler. Hareme
alınacak kadınlar itina ile seçilir, bunlar ya değişik ırklardan seçme güzel
kadınlar, ya da padişaha bazı devlet adamlarının göndermiş olduğu kadınlardan
oluşurdu. Bununla birlikte bir takım cariyeler, yani savaşlarda esir alınan
kadınlar da, Harem Ağası'nın seçimi ile hareme girebilirlerdi.
Harem-i Humayun aynı zamanda bilinenin
aksine, padişahın giyim ve kuşamı dahil tüm özel işlerinin düzenlendiği bir
kurumdu.
İstanbul Yönetimi : İstanbul, Osmanlı Devleti için kuruluş yıllarından itibaren hem
siyasi hem de ticari açıdan önemini korumuştu. 1453 yılında İstanbul'un fethi
ile, Osmanlı Devleti'ne başkentlik yapmaya başlayan şehir, Osmanlı tarihinde
"payı taht-ı saltanat", yani "saltanatın başkenti" olarak
anılmıştır.
İstanbul, ülke yönetiminde özel bir yere
sahipti. Bütün merkez teşkilatının bulunduğu İstanbul'a özel memurluklar vardı.
Bunlardan bazıları; İstanbul Ağası, İstanbul Kadısı, Şehremini idi.
Yeniçeri Ağası'nın bir görevi de
İstanbul'un güvenliğini sağlamaktı. İstanbul Kadısı, şehirdeki şer'iyye
mahkemelerinin başında bulunan, yani adalet işleri ile uğraşan kişi idi. Bu
arada şehirde bulunan saray ve hükümete ait binaların onarım ve tamir işlerine
bakan kişiye "Şehremini" denirdi. Şehremini (şehir emini) İstanbul
belediye başkanı. Sadece istanbulda belediye var.
Divan-ı Hümayun :Osmanlı Devleti'nde bugünkü anlamda Bakanlar Kurulu, Danıştay,
Yargıtay, Anayasa Mahkemesi gibi devlet kurumlarının görevlerini yerine getiren
ve bizzat padişahın başkanlık yaptığı, birinci derecede devlet işlerinin
görüşüldüğü divana Divan-ı Hümayun denir. En yüksek yargı organıdır. Selçuklu,
İlhanlı gibi Türk Devletlerinden örnek alarak oluşturulan Divan Teşkilatı
ilk defa Orhan Bey zamanında kurulmuştu (Divan 2.Mahmut döneminde
kaldırılmıştır.). Fatih Sultan Mehmet'e kadar divana padişahlar başkanlık
ederken, Fatih'ten sonra divana sadrazamlar başkanlık etmeye başlamıştı. Divan,
padişah nerde ise orda kurulurdu. Fatih devrine kadar Divana padişahlar
başkanlık ederken, bu tarihten itibaren Vezir-i Azamlar başkanlık yapmış,
padişah divan toplantılarını kafes arkasından dinlemişti.
Divan toplantılarında,
birinci veya ikinci derecede siyasi, idari, askeri, örfi, şer'i, adli, mali işlerle
birlikte, halkın şikayetleri ve davaları görüşülüp karara bağlanırdı. Divan
hangi din ve mezhepten olursa olsun herkese açıktı. Divan üyelerinin başında,
asli üye olarak kabul edilen; Vezir-i Azam, Vezirler, Kadıaskerler,
Defterdarlar ve Nişancı sayılabilir. Bunlardan başka, Rei'sü'l Küttab, Kaptan-ı
Derya, Yeniçeri Ağası da toplantılara katılırdı. Şeyhülislam Divan üyesi
değildi.
Ayak divanı: Padişahın halk
ve askerle görüştüğü divandır.
Galebe divanı: Yabancı
elçilerin kabul edildiği divandır.
Seyfiyye :Divanda
padişaha ait yetkileri kullanmak üzere görevlendirilen sınıflardan biri olan
Seyfiyye (ehl-i Örf), yürütme gücünü elinde bulunduran sınıftı. Seyfiyye;
Sadrazamdan, en alt rütbedeki kapıkulu ve tımarlı sipahiye kadar uzunan bir
sınıftı. Bu sınıfın Divan-ı Hümayun'daki temsilcileri vezirlerdi.
Sadrazam :Bugünkü
anlamda başbakana eş olan Vezir-i Azam, Osmanlı Devleti'nin başlangıçta sayısı
bir olan vezirlerin giderek sayısının artması üzerine, birinci vezire verilen
addır. Vezir-i Azam, diğer Vezirler ve devlet ileri gelenlerinin başı ve
hepsinin en ulusu sayılırdı. Vezir-i Azam, padişahın da mutlak vekiliydi.
Vekilliğin işareti ise padişah tarafından kendisine verilen mühür, yani Mühr-ü
Hümayun idi. Fatih devri ile birlikte divana başkanlık etmeye başlayan Vezir-i
Azamlar, padişah savaşa gitmediği zamanlarda da ordu komutanı olarak sefere
çıkar ve Serdar-ı Ekrem ünvanı alırdı. Vezir-i Azamlar XVI. yüzyılla birlikte,
en büyük vezir anlamına gelen Sadr-ı Azam diye anılmaya başlanmış, sadrazamların
yönetimdeki ağırlığı XVII. yüzyılla birlikte giderek artmıştı. Bu dönemde
sadrazamlar devlet işlerini kendi saraylarında yönetir olmuş, bu nedenle
sadrazam sarayı, "yüksek kapı" anlamında olan "Bab-ı Ali"
denmeye başlanmıştı.
Vezirler :Osmanlı
Devleti'nin kuruluş yıllarında vezir sayısı birdi. Zamanla vezirlerin sayıları
artarak, Orhan Bey döneminde iki, Fatih döneminde dört, Kanuni döneminde yedi
olmuştur. Vezir sayısının çoğalması ile birinci vezire Vezir-i Azam denmiştir.
Kaynaklara göre ilk Vezir-i Azam, Çandarlı Halil Hayrettin Paşa'dır. Vezirler
Divan-ı Hümayun'da Kubbe Altı'nda toplanıp kendilerine verilen görevlerle
uğraştıkları için, Kubbe Veziri veya Kubbenişin diye de adlandırılmışlardır.
Divanın doğal üyeleri olan Vezirler, üç tuğ taşır, maaş yerine kendisine tahsis
edilen Has gelirlerinden faydalanırlardı.
Kaptan-ı Derya :Osmanlı Devleti'nde donanmanın başında bulunan kişiye (Donanma
Komutanı) Kaptan-ı Derya denirdi. Kaptan-ı Derya, divan üyesi olmakla birlikte,
sadece İstanbul'da olduğu zamanlarda toplantılara katılırdı. Osmanlı Devleti,
kuruluş yıllarında sınırları denizlere ulaşıp, denzi ötesi fetihlere
başlanınca, gemiler yapmak ihtiyacı doğmuş, yapılan gemilerin her birine de
"reis" ünvanı ile birer kaptan atanmıştı. Bu resilerin başındaki kişiye
de "Derya Beyi" denmişti. Donanma büyüdükçe, donanmanın başında
bulunan komutana Kapan-ı Derya denmeye başlanmıştı. Osmanlı Devleti'nde ilk
Kaptan-ı Derya, Orhan Bey zamanında atanmış, bu göreve ilk gelen kişi de
Karasioğulları kökenli, "Karamürsel Paşa" olmuştu. Kaptan-ı derya
vezir rütbesinde. Kanuni döneminde divan üyesi olmuştur. Tanzimat'ın ilanı ile
birlikte Kaptan-ı Derya, Bahriye Nazırı olarak anılmaya başlandı.
Yeniçeri Ağası :Divan üyelerinden biri olan Yeniçeri Ağası, Yeniçeri Ocağı'nın en
üst kademedeki komutanıydı. Yeniçeri Ağası, hem Yeniçeri Ocağı hem de Acemi
Ocağı işlerinden sorumluydu. Ayrıca İstanbul'un asayişinden de sorumlu olan
Yeniçeri Ağası, padişahın Cuma Selamlığı'na çıkışında, emrindeki Yeniçeriler
ile namaz çıkışında selamlıkta bulunurlardı. Savaşlarda padişahın koruyucusu ve
en yakın askeri olan Yeniçeri Ağası, Yeniçeri Ocağı'nın komutanı olması ve
padiaşhın tahtta kalmasının çoğu zaman Yeniçerilerin elinde olması nedeniyle,
padişahın bir numaralı adamı idi. 1826 yılında Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması
ile Yeniçeri Ağalığı da tarihe karışmıştır. Yeniçeriler, “orta” denilen
taburlar halinde teşkilatlandırılmışlardır.
İlmiyye :Divanda
padişaha ait yetkileri kullanmak üzere görevlendirilen diğer bir sınıftı. Ehl-i
Şer olarak da bilinen İlmiyye sınıfı, medrese eğitimi almış alimlerden
oluşurdu. Bu sınıfın devlet içindeki görevleri; tedris (bilgi aktarma), kaza
(İslam hukukuna göre hüküm verme) ve ifta (yapılan işlerin şeriata uygun olup
olmadığını kontrol etme) idi. İlmiyye sınıfının Divan-ı Hümayun'daki temsilcisi
Şeyhülislam yani müftüydü.
Şeyhülislam :Şeyhülislam;
kendisine sorulan genel veya özel konulardaki şeriata veya hukuka ait
noktalara, Hanefi Mezhebi'ne göre cevap veren kişiydi. Verdiği bu cevaba da
"fetva" denirdi. Şeyhülislam'ın ilk defa ne zaman görevlendirildiği
bilinmemektedir. Bazı kaynaklara göre şeyhülislam veya müftü tabiri ilk defa
II. Murat zamanında kullanılmaya başlanmıştır. Yine kaynaklarda geçen ilk
şeyhülislam, II. Murat dönemindeki Molla Şemseddin Fenari'dir. Osmanlı
Devleti'nde, 1920'de bu göreve getirilen son Şeyhülislam, Medeni Mehmet Nuri
Efendi'ye kadar toplam 129 kişi bu makama geçmiştir. Osmanlı tarihinde birçok
Şeyhülislamın padişaha ters düştüğü veya ona sert söz söylediği görülmüştür.
Örneğin, Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi,
kendisine görüşme teklif eden II. Bayezit'in teklifini reddetmişti. XVIII.
yüzyıl ile birlikte bir ülkeye savaş ilan edilip edilmemesi Şeyhülislam'ın
fetvasına göre belli olmaya başlamıştı. Önceleri Divan üyesi olmayan Şeyhülislamlar,
XVI. yüzyıl ile birlikte Divan'a katılmaya başlamışlar, protokolde
Kazaskerlerden sonra gelmişlerdi. Kanuni sultan döneminde divan üyesi oldu.
1.Mahmut zamanında şeyh-ül İslam adını aldı.
Kazasker :Kaynaklara
göre, Osmanlı Devleti'nde, 1362'de I. Murat zamanında kurulan Kazaskerlik
makamı, ilk defa Abbasiler döneminde görülmüştür. Anadolu Selçuklu
Devleti'nde de benzer bir makam göze çarpar. Yine kaynaklara göre Osmanlı
Devleti'nde Kazaskerlik makamına ilk kez Bursa kadısı Çandarlı Kara Halil
getirilmiştir. Kazasker'in anlamı; asker kadısı, ordu kadısıdır. 1480'e kadar
Kazasker sayısı birken, bu tarihden itibaren Anadolu ve Rumeli Kazaskeri olmak
üzere ikiye ayrılmıştır. Rumeli Kazaskeri, derece ve rütbe olarak Anadolu
Kazaskerinden daha üstündü. Bu arada Kazasker, rütbe ve protokol bakımından
vezirlerden hemen sonra gelirdi. Divan üyelerinden olan Kazasker, Divan'da
büyük davalara bakarlardı.
Kazasker aynı zamanda, padişah sefere
çıktığında onunla birlikte sefere çıkmaya mecburdurlar. İlmiye sınıfından olan
Kazasker, XIX. yüzyıla kadar Osmanlı Devleti'nin en önemli memurlarındandı.
Kalemiyye :Ehl-i
Kalem olarak da adlandırılan bu sınıf, Osmanlı Devleti'nin idari ve mali
bürokrasisini oluşturur. Kalemiyye sınıfının Divan-ı Hümayun'daki temsilcisi
Reis-ül Küttap'tır.
Nişancı :Türklerde
hükümdar ferman ve beratlarına "nişan", bu işle sorumlu kişiye de
Nişancı denirdi. Divan-ı Hümayun üyelerinden olan Nişancı, derece ve protokole
göre vezirlerden sonra gelirdi. Osmanlı Devleti'nde ilk Nişancı'nın ne zaman
görevlendirildiği bilinmemektedir. İlmiyye sınıfından seçilen Nişancı, birinci
dereceden memur sınıfına girerdi. Nişancı'nın asıl görevi, padişah adına
yazılan fermanlara, beratlara ve namelere, padiaşhın imzası demek olan tuğra
çekmekti. Devlet bakanı.
Padişah mektuplarının yazım işi XVI.
yüzyılla birlikte Reis'ül Küttablar'a devredilince, Nişancılar sadece tuğra
çekmekle görevlendirilmişlerdi. Nişancının bir başka görevi de Tahrir
Defterleri'ni düzenlemek, yani fethedilen toprakları Has, Zeamet ve Tımar olmak
üzere gelirlerine göre ayırarak defterlere kaydedip, bu toprakların dağıtımını
yapmaktı.
Reis-ül Küttap :Katiplerin reisi anlamına gelen Reis-ül Küttap, XVII. yüzyıla
kadar, Divan-ı Hümayun Katipleri'nin şefi pozisyonunda olmasına rağmen,
Divan'ın asıl üyesi değildi. Bu dönemde Nişancı'ya bağlı bir memur olarak
çalışırlardı. XVI. yüzyılda Divan üyesi olarak kabul edilmiş ve dış işlerinden
sorumlu hale gelmişlerdi. Reis-ül Küttap'ın görevleri kanunnamelerde şu şekilde
tanımlanmıştı; Padişah tarafından verilen hüküm ve kararları düzeltmek ve
tamamlamak, fermana uygun olarak emirler yazmak ve padişah ve Vezir-i Azam'a
gelen mektupları tercüme ederek cevap yazmak idi.
Defterdar :Osmanlı
Devleti'nde mali işlerin başında bulunan, bugünkü anlamda Maliye Bakanı
görevini yerine getiren kişiye Defterdar denirdi. Kaynaklara göre Osmanlı
Devleti'nde ilk Defterdar, I. Murat'ın son zamanlarında veya I. Bayezit'ın ilk
yıllarında göreve getirilmiştir. Diğer devlet memurluklarında da olduğu gibi,
Osmanlı Devleti'nin büyümesine paralel olarak, başlangıçta bir olan Defterdar
sayısı, Fatih devrinde Anadolu ve Rumeli Defterdatı olmak üzere ikiye
çıkarılmıştı.
Divandaki yerleri Kazaskerler'den sonra
gelen Defterdarlar, devletin gelir ve giderlerini yani bütçesini hazırlarlardı.
Taşra Yönetimi :Taşra yönetiminin temeli tımar sistemi denilen, bir kısım asker ve
devlet görevlilerine belli bölgelerde vergi kaynaklarının tahsis edilmesi, ve
buna karşılık onlardan devlet için hizmet beklenmesi sistemine dayanırdı. Tımar
sistemi sayesinde devlet, hem tahsis ettiği, miktarı belirlenmiş vergileri
toplamak gibi ikinci bir iş yapmıyor, hem de çağrıldığında askere gelecek hazır
bir kuvvet oluşturuyordu. Taşra Teşkilatı, küçükten büyüğe; köy (karye),
nahiye, kaza, sancak (liva) ve eyaletlerden oluşmakta idi. Nahiyelerin köylerle
birleşmesinden kazalar, kazaların birleşmesinden sancaklar, sancakların
birleşmesi ile de eyaletler ortaya çıkmıştı. Bunlar arasında en fazla toprağa
sahip birim kazalar ve sancaklardı. Kzalarda yönetici olarak, kadı, alaybeyi ve
subaşı bulunurdu. Kadılar adli işlere, subaşılar ise asayişle ilgili işlere
bakarlardı.
Sancakları ise Sancak Beyi
denen kişi yönetir, bu kişi askeri ve idari işlerin tümünden sorumlu olurdu.
Sancakların birlşemesi ile oluşan eyaletlerde ise başta Beylerbeyi denilen
yönetici birisi bulunurdu.
Beylerbeyi bulunduğu
bölgede, padişahın temsilcisi olarak bütün yönetimden sorumlu idi. Bunlar
Anadolu ve Rumeli Beylerbeyi olarak ikiye ayrılmıştı.
Özel Yönetimli (Saliyaneli) Eyaletler :Tımar sisteminde, devlet tarafından
tahsis edilmiş ve miktarı belirlenmiş olan vergiye dirlik denirdi. Saliyaneli
eyaletlerde tımar sistemi uygulanmadığı için, buralardan yıllık vergi alınır,
bu vergiye de yıllık anlamına gelen "saliyane" denirdi. İl kez Kanuni
Sultan Süleyman zamanında oluşturulan bu birimlerin toprakları kesinlikle
dirliklere ayrılmaz, yıllık gelirleri, iltizam denilen, verginin peşin olarak
alınması, şeklinde toplanırdı. Bu vergileri toplayan kişilere de
"mültezim" denirdi. Saliyaneli eyaletlerin başında; Trablusgarp,
Tunus, Cezayir, Mısır, Bağdat, Basra, Yemen ve Habeşistan geliyordu.
Merkeze Bağlı (Saliyanesiz) Eyaletler :Osmanlı Devleti'nde taşra teşkilatı üç
bölümden oluşmuştu. Bunlar; Merkez bağlı Eyaletler, Bağlı Beylik ve Hükümetler
ile Özel yönetimi olan eyaletlerdi.
Tımar sistemi üzerine kurulmuş Osmanlı
taşra teşkilatında, XVI. yüzyılla birlikte sınırların genişlemesi ile, ülkenin
her yanında tımar sistemi uygulanamamış, bazı bölgeler bu uygulamanın dışında
tutulmuştu. Tımar sisteminin uygulandığı eyaletlere, "saliyanesiz",
tımar sisteminin uygulanmadığı yerlerede "saliyaneli" eyalet denirdi.
Saliyane, yıllık demektir. Tımar sisteminin uygulanmadığı eyaletlerden alınan
yıllık vergiye de bu ad verilir. Saliyanesiz eyaletlerin bazıları; Rumeli,
Bosna, Temeşvar, Budin, Eğri, Anadolu, Zülkadinye, Trabzon, Şam, Halep, Raka,
Diyarbakır, Van, Kars ve Kefe idi.
Eyalet :Osmanlı
Devleti'nde şimdiki anlamda "il" olarak bilinen temel idari birimdir.
Eyaletlerin başındaki yöneticiye "beylerbeyi" denirdi. Fakat
beylerbeyi, bugünkü validen daha fazla yetkilere sahipti. Eyalet valileri,
sadece idari memur olmayıp aynı zamanda savaş durumunda mahiyetindeki adamları
ve askerleri ile savaşa katılırdı. Eyaletler sancaklara ayrılmıştı. Sancakların
başında da "sancak beyi" bulunurdu.
Eyaleti- beylerbeyi; sancakları-
sancakbeyi; kazaları- kadılar; köyleri-tımarlıbeyler yönetir.
Saliyanesiz Eyalet: Anadolu, Rumeli,
Karaman, Erzurum, Halep ve Şam tımar sisteminin uygulandığı yıllıksız
eyaletlerdir.
Saliyaneli Eyalet: Mısır, Habeş, Bağdat,
Basra, Yemen, Cezayir,… yıllıklı eyaletlerdir.
Sancak :Osmanlı
Devleti'nde idari bir birim olan sancak, kazaların birleşmesi ile oluşurdu.
Sancak, liva olarak da isimlendirilirdi. Sancakların başında "sancak
beyi" yani "mutasarrıf" bulunurdu. Sancakların bir araya gelmesi
ile eyaletler oluşurdu. Sancakların güvenlik işlerine subaşı (ordu komutanı)
bakardı.
Şehzade sancakları: Manisa, Konya,
Kütahya, Trabzon, Antalya, Amasya ve Kastamonudur.
Kaza :Osmanlı
mülki yapılanmasındaki kaymakam idaresinde bulunan idari birime verilen addır.
Klasik dönemde taşra yönetiminde önemli bir yer tutan kazalar, kadıların idari
yargı fonksiyonunun azalmasından dolayı XVIII. yüzyılda önemini yitirmiştir.
Nahiye: Osmanlı
taşra yönetiminde, en alt birimdir. Daha çok bir kaç köyden oluşurdu. Günümüzde
"bucak" olarak bilinen bu idari birimin başında "nahiye
müdürü" bulunurdu.
Bağlı Beylik ve Hükümetler : Osmanlı Devleti idari teşkilatında, eyalet teşkilatı dışında
kalan ve iç işlerinde serbest ancak Osmanlı Devleti'nin hakimiyetini kabul
etmiş, imtiyazlı, yani özel statülü beylik ve hükümetler de vardı. Bunların
başlıcaları Kırım Hanlığı, Sırbistan, Eflak, Boğdan, Erdel ve Hicaz Emirliği
idi. Bunların kralları veya beyleri kendi asilzadeleri arasından, Osmanlı
Devleti tarafından seçilmekte ve gördükleri himayeye karşı, Osmanlı Devleti'ne
belirli miktarda vergi ve asker göndermek zorundaydılar. Ancak Kırım Hanlığı ve
Hicaz yanş Mekke-i Mükerreme Emirliği bu statünün dışındaydı. Bu yapılanma ilk
kez Fatih Sultan Mehmet zamanında oluşturulmuştu.
Son Güncelleme : 04-03-2008 19:15
|
|
|